Pir Evi

Pir Evi

Dergâhın 2. Avlusunda yer alan Altılar Kapısı’ndan girildiğinde hemen karşımızda Pir Evi görünür. Pir Evi, Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin kabrinin olduğu en önemli evdir. “Kırklar Meydanı”nın da bu evin içerisinde yer alması buranın önemini daha da artırmaktadır.

Ayrıca, dergâhın en eski yerleşim yeri olan “Kızılca Halvet” de Pir Evi’ndedir. Hacı Bektaş Veli’nin kırk gün kırk gece inzivaya çekildiği yer olarak bilinen “Kızılca Halvet”, Hacı Bektaş Veli’nin Türbesi’ne bitişik vaziyette güney yöndedir ve Dergahın çekirdeğini, ana bölümünü oluşturmaktadır.

Kızılca Halvet / Çilehane

Dergâh içinde, Kızılca Halvet öncesine giden mimari bir yapıya ise henüz rastlanılmamıştır. Hacı Bektaş Veli zamanına ait Kızılca Halvet dışındaki diğer evler, Hacı Bektaş Veli’den sonra eklenmiş ve tamamlanmıştır. Pir Evi, aynı zamanda Hacı Bektaş Veli öğretisinin temelini oluşturan “4 Kapı 40 Makam” olgusunda son kapı olan “Hakikat Kapısı”dır.

İnsan, bu kapıda artık; Tanrı’dan gelen her şeyi gönül hoşluğuyla karşılar, teslimiyete erer ve toprak (turab) olur, tüm insanları bir görür, kimsenin ayıbını görmez, elinden geleni esirgemez, Tanrı’dan başka varlık tanımaz. Tanrı’nın görüntüsü durumundaki tüm canlı-cansız varlıkları sever ve bunu bir ibadet olarak algılar. Bütün varlık türlerinin Tanrı’da “bir” olduğuna inanır ve tevhid anlayışında olur. Tanrı’yla bir olur ve Tanrı-Evren-İnsan üçlüsünden oluşan “Birliği” Tanrı olarak algılar.

Hünkar Hacı Bektaş Veli

İnsan bu kapıda, gönül sezgisi yoluyla duyular üstü bilgiye ulaşır, batın ve tarikat bilgisini özümser ve hakikate erer; nefsin isteklerinden sıyrılıp derin düşünceye dalarak, “Tanrı evi” olarak tanımlanan gönülde ortaya çıkan örtülenmiş (gayb durumunda) şeylerin, yani Hakk’ın örtülediği ancak halka bildirmediği şeylerin ayrımına vararak, sırra erişir. Seyru Süluk” aşamaları sıralamasında son evre olarak benimsenen ve Tanrı’dan halka dönmek olarak algılanan “seyri anillah” (Tanrı’dan yolculuk) aşamasını tamamlayıp gerçekle gerçek olur. Tanrısal sırları ve tecellileri seyreder, bu yolla tanrısal alemi görür; her an “Tanrı evi” olarak algılanan gönülde Tanrı ile söyleşide bulunur; tarikat ulularına bağlılıklarını bildirir. Sohbette, muhabbette hakikat sırrını Hakk’tan halka taşır; inançtan akla geçer ve aklın öncülüğünde kamil toplumu yaratmaya koyulur.

Solda Hacı Bektaş Veli Türbesi, sağda Balım Sultan Türbesi

Pir Evi, tasarımı olsun, Pir Evi’ne giriş kapısı olan Ak Kapı üzerinde ve Hacı Bektaş Veli’nin türbe kapısı üzerinde görülen taş süslemeleriyle olsun tam bir Selçuklu mimari üslubu göstermektedir.

Ak Kapı

Yine Pir Evi’nin külahının altında görünen taş süslemeleri de Selçuklu dönemi üslubunu yansıtmaktadır. Ayrıca Ak Kapı üzerinde yer alan mermer üzerine kabartma olarak stilize edilmiş çift başlı kartal kabartması da Selçuklu üslubunu gösteren bir başka unsurdur. Türbenin, Hacı Bektaş Veli’nin Hakk’a yürümesinden sonra 13.yy.’ın son çeyreğinin başlarında yapıldığı kuvvetle muhtemeldir.

Pir Evi, çoğu yerde karşılaşamayacağımız mimari bir forma sahiptir. Üçgen alınlıklı ve üç kemerli bir ön cephesi vardır. Üçgen alınlığın altında mavi desenli üç motif (Güneş-Gül-Ay) ve bu motiflerin altında da Bektaşiliğin simgesi Teslim Taşı yer alır. Güneş-Hz. Muhammed’i, Ay- Hz. Ali’yi, Gül ise sevgiyi simgelemektedir. Soldaki güneş motifi, “çarkıfelek” motifi olarak da bilinmektedir ve sonsuzluğa işaret etmektedir. O zaman bu motiflerin, başka bir anlatımda Çarkıfelek motifinin Allah’ı, ortadaki gül motifinin Hz. Muhammed’i, sağdaki Ay motifinin de Hz. Ali’yi simgelediğine inanılmaktadır.

Pir Evi’nin demir parmaklı giriş kapısının sağında ve solunda; kemerli bölümün içinde Dedebabalar ve Babalara ait kabirler yer almaktadır. Sağ tarafta içte kuzey yönde kemerli bir yapı ile batı yönüne açılan kemerli bir yapı daha yer alır. Tavanı turkuaz rengi ahşap ile kaplı olan mekanın duvarlarında kalem işi süslemeler görülür. Burada Feyzullah Baba, Halil Dede, Mahmut Baba ve Nebi Dede’ye ait kabirler ile mezar taşı olmayan isimsiz iki kabir daha yer almaktadır. Kabirlerden sadece Mahmut Baba’nın baş taşı Edhemi taçlı olup, diğerleri Hüseyn-i taçlıdır. Parmaklık dışında da yine Hüseyn-i taçlı Derviş Hasan isminde bir zata ait bir kabir daha yer almaktadır.

Sol tarafta içte yine kuzey yönde kemerli bir yapı ve doğu yönüne açılan kemerli bir yapı daha yer alır. Buranın tavanı da sağ tarafta olduğu gibi turkuaz rengi ahşap ile kaplı olup, duvarlarında kalem işi süslemeler görülür. Bu bölümde Hacı Mehmet Baba, Şair Turabi Ali Dedebaba, Kara Baba, Sersem Ali Dedebaba, Vahdedi Baba ve Ak Baba’ya ait kabirler yer almaktadır. Kabirlerin hepsinin baş taşı Hüseyn-i taçlıdır. Sadece Hacı Mehmet Baba’nın mezar taşı kitabesi kabrinin üzerinde olup, diğer babaların mezar kitabeleri duvar üzerinde niş içinde yer almaktadır.

Ortada kemerli yapının olduğu yerin tavanında ahşap oyma sanatının güzel örnekleri verilmiştir. Burada yine turkuaz rengi hakimdir, ancak yer yer kahverengi süslemeler de görülmektedir. Merdivenlerden inmeden sağ tarafta Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde geçen “Hıyar taşı” rivayetinin bir örneğini teşkil eden bir taş ile sağda kabirlerinin yanında yine Vilayetname’de geçen “Loğ taşı” rivayetinin bir örneğini temsil eden ortasında iki parmak izi şeklinde çukur oluşmuş bir taş yer almaktadır. Merdivenlerden inildiğinde bir kapı ile daha karşılaşırız. Bu kapı, Ak Kapı olarak bilinmektedir. İkinci giriş bölümüne açılan ve XIV. yüzyılın başlarına veya ilk yarısına ait olduğu tahmin edilen taç kapı bütünüyle beyaz mermerden yontulduğu için bundan dolayı Ak Kapı olarak adlandırılmıştır. Kapı üzerinde birçok süsleme görülür.  İnce dokunuşlarla yapılmış olan geometrik şekiller, birbirini tekrar ederek Ak Kapı’nın etrafını dolanmaktadır. Bordür kuşakları yardımı ile farklı süslemelere geçişlerin yapıldığı kapı üzerinde özellikle gül ve lale motifleri göze çarpmaktadır. Ak kapının sağ tarafında yıldız benzeri yedi motif, sol tarafında yine aynı motiflerin yer aldığı beş motif olmak üzere toplam on iki motif yer almaktadır. Yıldız motiflerinin toplamının Hz. Ali ile birlikte Oniki İmamları simgelediğine; sağdaki yıldız motiflerininde kendi içinde bir üçleme oluşturarak, Allah-Muhammed-Ali’yi simgelediğine inanılmaktadır.

Kapının en üstünde boş bir levha vardır. Burada, kadim bir bilginin yazılı olduğu ve bunun ya kaybolduğu ya da çalındığı yönünde muhtelif bilgiler bulunmaktadır. Levhanın altında süslemeler arasında ortada çift başlı kartal kabartması, kabartmanın altında da kilit taşı üzerinde bir çerağ yer almaktadır. Bu çerağ, Pir Evi’nin bir aydınlanma yeri, feyz alma merkezi olduğunu göstermektedir.

Ak kapının eşiğinde de Hacı Bektaş Veli’nin türbesinin mimarı Yanko Madyan’ın kabrinin olduğu rivayet edilmektedir. Yanko Madyan’ın Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin türbesinin kubbesinde çalışırken, düştüğü ve düşerken: “Yetiş Ya Hazret-i Pir!” diye yakardığı, bunun üzerine birisi tarafından elinden tutulmuş gibi yere rahatça indiği bilinmektedir. Yanko Madyan’ın bu olay üzerine Hazreti Pir’e bağlanarak, onun yoluna girdiği, ona bağlılık derecesine örnek olmak için, Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete gelenlerin kendi mezarının üzerine basarak geçmesi için kapının eşiği altına gömülmeyi vasiyet ettiği rivayet edilmektedir.

“Ben yare ne ettim, neyledim?

Aşkın deryasın boyladım,

Yüzümü turab eyledim

                                    Geçenin yoluyum şimdi.” (Kayıkçı Kul Mustafa)

Ak Kapı’dan girildiğinde sağ tarafta Kızılca Halvet yer alır. Kızılca Halvet, Çilehane olarak da bilinmektedir. Kızılca Halvet’in kapısının üstünde bir çember içinde beş köşeli bir yıldız motifi ile bu yıldızın sağında ve solunda sekiz köşeli birer yıldız motifi yer almaktadır. Beş köşeli yıldız motifi, Dergahta Üçler Çeşmesi üzerinde de görülmektedir.

Kızılca Halvet / Çilehane

Gizli semboller arasında en önemlilerden biri olan beş köşeli yıldıza tarih boyunca pek çok farklı anlamlar yüklenmiştir. Beş köşeli yıldız sembolü, “var olanın bilgisi” olarak da ifade edilmektedir. Başka bir deyişle, mevcut olan yerleşik bilginin açığa çıkarılması, örtülü olanın aydınlığa çıkması, öze ait olan ile buluşma ve bunun gerçekleşmesi halidir.

Beş köşeli yıldızın her bir ucunun; toprak-hava-ateş-su ve ruhu simgelediğine inanılmaktadır. Ateş; iradeyi, Hava; zekayı, Su; duyguları, Toprak da; madde alemini sembolize eder. Bu sembol beş elementin birleşimini ve uyumunu göstermektedir. Üstteki köşeler Ateş, Su, Toprak ve Havayı simgelerken aşağı bakan köşe ise bu dört elementin birleşmesi sonucu ortaya çıkan evreni ve insan ruhunu simgelemektedir. Bu yıldızın ters ve düz durumları ise oldukça önemlidir. Yıldız, ters durur ise evrenin doğru yönde gitmediğine inanılmaktadır. Bu durumda, elementler ruhu kötü etkilemektedir. Ancak ne zaman ki evren düzelir o zaman yıldız düz durur ve yukarı bakar ve o zaman inanılır ki elementlerin yönetimi, ruha geçmiştir. 

Derviş, manevi yetkinliğe ulaşmak için kendisini çoğu şeyden mahrum bırakarak içine kapandığı dönemi Kızılca Halvet bölümünde geçirir. Dervişin yaşadığı bu döneme çile çekmek,  çile çıkarmak, çile doldurmak da denilir. Çile, Farsça ‘çihl’  kelimesinden gelmektedir. Çihl, ‘Kırk’ demektir. Arapça’da da ‘Erba’in’ kelimesi kırk demektir. Çile, çihle veya çille şeklinde de söylenir. Bazı tarikatlarda çile yerine erbain kelimesi de kullanılmıştır. Dervişin kırk günlük süreyi geçirdiği yerlere ‘Çilehane’ denilmesi de bu nedenledir.

Çile, yüksek düzeyde bir ruhsal ve ahlaksal duruluğa ulaşmayı, en zor koşullar altında bile Tanrı bilincini ve sevgisini koruma ve geliştirme kararlılığını simgelemektedir. Çilede hayatın devamı için gerekli olan yeme-içme ve uyuma gibi ihtiyaçları en aza indirerek nefsin haz aldığı şeylerden mahrum bırakılması amaçlanır. Hayatında sadece bir defa çile çıkaran dervişler olduğu gibi defalarca çile çıkaran dervişler de olmuştur. Derviş, doğadan ve toplumdan uzaklaşarak yalnızca kendini dinleyerek gerçeği arar. Tüm bunlar, “Ham ervahlık”tan kâmil duruma gelebilmek için yaşanır.

“Mürşit, çileye girecek dervişin elinden tutar ve onu Çile evine götürür. Çile evinde, ibadet araçları dışında, hiçbir şey bulunmayıp, yemek ve su dışarıdan getirilirdi. Çile süresince derviş, zorunlu olmadıkça dışarıya çıkmaz ve kimseyle konuşmazdı. Çile sonunda mürşit, Çile evine giderek dervişten çile boyunca gördüğü rüyaları dinlerdi. Çilesini tamamlayan derviş yıkanır, çamaşır değiştirirdi; bu durumu kutsamak için tığlanan kurbanın etinin suyundan pişirilen çorbayı içer, etinden yerdi.”

Kızılca Halvet / Çilehane kapısının tam karşısında yer alan vitrinlerde; mütteka, muin, rubu tahtası, çerağ, kamberiye, palheng taşı, tespih ve Kur’an-ı Kerimler sergilenmektedir.

Birinci taç kapı ile Kırklar Meydanı’na açılan ikinci taç kapının arasında uzanan dikdörtgen planlı mekanın tavanı uçlarda iki sivri beşik tonozla ortada, bunların kuşattığı sekizgen kasnaklı küçük bir kubbeden meydana gelmektedir. Basık sekizgen piramit biçiminde bir külahla örtülü olan kubbeye geçiş prizmatik üçgenlerle (Türk üçgenleri) sağlanmıştır.

Kemerli bölüm

Kızılca Halvetin biraz ilerisinde Kırklar Meydanı’na geçilmeden sol tarafta yüksek sekili, küçük kemerli bir bölüm vardır. Bölümün güney duvarında mukarnaslı küçük bir mihrap, doğu duvarında da iki adet çerağlık yer almaktadır.

Kırklar Meydanı’na açılan ve üzerindeki kitâbeye göre 960 (1553) tarihli olan Ak Kapıdan sonraki ikinci taç kapının, bezemelerinin malzemesi alçıdır. Mukarnaslı dış çerçeveden sonra Karamanoğulları’nın son dönemlerine ait yapılarda benzerleri görülen rûmîli ve şakayıklı bir şerit gelmekte, kapının basık kemeriyle kitabe arasında da aynı türde bir şerit uzanmaktadır.

Kırklar Meydanına girilen kapı (Pir Evinin ikinci Taç kapısı, Dergahın, Hünkara varılan altıncı kapısı

Şeritler içinde bitkisel motifler, özellikle de gül ve lale motifleri görülür. İçteki süsleme kuşağı diğerine göre biraz daha kısa tutulmuş, yukarıda bu ikisinin arasında kalan dikdörtgen yüzey rûmîli bir kompozisyonla doldurulmuştur. Kitabenin üzerinde şebekeli ve yaldızlı iki kabara yer almaktadır.

Ak kapıdan sonra gelen bu kapıdan Kırklar Meydanı’na girilir. Kırklar Meydanı, Dergâhın en geniş meydanına sahip olan mekandır. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan üç kemerli mimarisi olan meydanın tavanında beş kubbe vardır ve kubbeler ahşap işlemelidir. Kırklar Meydanı’nın kalem işlemeleri ilkin 1520 yıllarında yapılmıştır. 1519 yılında Balım Sultan Türbesinin kalem işlemelerini yapan kalemkarlar daha sonra Kırklar Meydanı’nın kalem işlemelerini yapmıştır. Kırklar Meydanı’nın da bir çok kabir yer almaktadır. Kabirler; doğu-batı yönünde yer almaktadır.

Doğu yönde yer alan kabirler Horasanlar Erenleri’ne ait olup, mezar kitabeleri olmadığı için kimler olduğu bilinmemektedir. Ancak, yaygın görüşe göre burada kabirleri olan Erenler, Hacıbektaş Veli ile birlikte Horasan’dan gelmişlerdir. Bu bölümde yer alan yüksek sandukalı kabir ise Resul Bali Hazretleri‘ne aittir. Resul Bali, Dergaha büyük hizmetleri olmuş bir zattır. Bir süre dergahın en yüce post makamında oturmuş olup, Balım Sultan ile akrabalığı bulunmaktadır. Resul Bali’nin kabri yanında da Mürsel Çelebi ile Hasan Çelebi’nin kabirleri yer almaktadır. Burada bulunan kabirler, ahşap işlemeli bir bölüm yardımı ile mekânsal olarak ayrılmıştır.

Kırkların kalbi durudur

Gelenin kalbi arıdır (Şah Hatayi)

Horasan Erenleri’ne ait kabirlerin hemen önünde ortada Kırkbudak Şamdan, şamdanın sağ tarafında Yeniçeri Flaması ve gülbangı ile İran Şahı’nın hediye ettiği İran halısı sergilenmektedir. Kırkbudak Şamdan’ın sol tarafında ise “Allah-Muhammed-Ali” yazılı hat levhaları sergilenmektedir. Hat levhalarından sonra “Medet-Mürüvvet Penceresi”nin altında yer alan vitrinlerde ise; derviş ve babaların kullandığı eşyalar sergilenmektedir. Bunlar; teslim taşları, palhengler, kamberiyeler, kaşıklar, bıçaklar, enfiye kutusu ve matara’dır.

Kırklar Meydanı’nın batı yönünde de kabirler yer almaktadır. Buradaki kabirler Çelebi ailesine aittir. Feyzullah Çelebi, Veliyettin Çelebi, Ali Celalettin Çelebi’ye ait kabirler ile yine Çelebi ailesine ait isimleri bilinmeyen kabirler burada yer almaktadır. Cemalettin Çelebi’nin kabri de burada bulunmaktadır. Cemalettin Efendi’nin evi, günümüzde Atatürk Evi Müzesi olarak düzenlenmiştir. Kabirlerin olduğu alandan küçük bir merdiven yardımı ile biraz yüksek sekili koridor şeklinde uzanan bölüme geçilmektedir.

Bölümün güney yönünde koridorun sonunda “Güvenç Abdal Türbesi” yer alır. Türbe üzerinde herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Türbe içerisinde Güvenç Abdal, eşi Dünya Güzeli ve kızına (hizmetkarı?) ait üç kabir yan yana defnedilmiş şekilde yer almaktadır. Güvenç Abdal ile ilgili bir rivayet ise Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nde geçmektedir.

Güvenç Abdal Türbesi

Güvenç Abdal, Hacı Bektaş Veli zamanında yaşamış bir derviştir. “Atkaya” ile ilgili gravürlerde bir kaya ya da duvar üzerinde Hacı Bektaş Veli ile birlikte gösterilmektedir. Güvenç Abdal Türbesi’ne girmeden hemen sol tarafta yer alan kabir ile ilgili ise muhtelif rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerin en güçlü olanı ise burada yatan zatın Şems-i Tebrizi olduğu yönündedir.

Bu bölümde yer alan vitrinlerde de yine Dergaha ait, derviş ve babaların kullandığı maneviyatı yüksek olan eşyalar sergilenmektedir. Bunlar arasında; çerağlar, keşküller, nefirler, sancak alemleri, teberler, tespihler, şamdanlar, buhurdanlıklar, sırt kaşağıları, dervişin dağarcığı bulunmaktadır. Çerağlar, teberler, sırt kaşağıları, kaşıklar ve bıçaklarda özellikle Hüseyn-i taç formu işlenmiştir. Koridorun doğu-batı yönündeki duvarlarda ise hat levhalar sergilenmektedir. Hat levhalarında taşıdıkları anlamları bakımından; Hüseyn-i taç, Zülfikar kılıcı, Teslim taşı, Nefir, Teber, Aslan ve Yılan(Ejder?) en çok kullanılan sembollerdir. Hat levhaları içinde özellikle “İnsanın Cemali Tablosu” ile “İnsan-ı Kamil Tablosu” Aleviler-Bektaşiler için oldukça büyük bir öneme ve kutsallığa sahiptir. Onlara göre, Ademoğlunun açıklaması bir yerde bu tablolarda saklıdır.

Doğu ve batı yönünde yer alan kabirlerin dışında kalan orta meydan ise Alevi-Bektaşi öğretisinin verildiği, Cem ayinlerinin yapıldığı Kırklar Meydanı’dır. Kırklar Meydanı’nın güney duvarında Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin Türbesi yer almaktadır. Türbe, Orhan Gazi tarafından yaptırılmıştır.

Hacı Bektaş Veli, Türkistan’da Horasan’ın Nişabur şehrinde doğmuştur. Bir görüşe göre, 1248-1337 yılları arasında yaşamıştır. UNESCO tarafından da kabul edilen bir başka görüşe göre de 1209-1271 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. 691 (1292) tarihli bir vakfiye kaydında Hacı Bektaş Veli’den “merhum” diye bahsedildiğine göre bu tarihten önce muhtemelen 669’da (1271) Hakka yürümüştür. Eğitimini ve manevi terbiyesini Horasan’da tamamladığı anlaşılan Hacı Bektaş Veli, 25-30 veya 40’lı yaşlarında, kardeşi Menteş’le Anadolu’ya, Babai isyanının önderi Baba İlyas” ile görüşmek için gelen Horasan erenlerindendir.

Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’te hoşgörü, insan sevgisi ve toplumsal eşitliği temel alan felsefesini yaymış ve bu felsefenin tüm insanlığa ulaştırılmasının sağlandığı bir ana merkez olarak Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nı oluşturmuştur. Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’teki dergahında asıl gerçekleri yaşama geçirmeye büyük özen göstermiştir. Horasan’dan Anadolu’ya geldiğinde aynı düşünceyi savunan insanlarla karşılaşmış, onların önderleri olan Rum Abdallarıyla sıcak ilişkiler kurup kendi öğretisini (Bektaşilik) biçimlendirmeye başlamıştır. Hacı Bektaş Veli, Bektaşiliğin olduğu gibi Yeniçeri Ocağı’nın da Piridir. Hacı Bektaş Veli Dergahı, aynı zamanda Yeniçerilerin kutsal dergahıdır.

Hacı Bektaş Veli’nin Türbesi’nin taç kapısı, Pir Evi’nin üçüncü taç kapısıdır. Kapı, Selçuklu üslubuna bağlanan oranları ve süsleme programının yanı sıra taşıdığı bazı sembolik unsurlarla da dikkati çekmektedir. Beyaz mermerden yontulmuş olan asıl kapı, 960’ta (M.1553) Kırklar Meydanı inşa edilirken ikinci taç kapıda bulunanların eşi olan alçıdan mamul mukarnaslı, rumili, şakayıklı şeritlerle kuşatılarak büyütülmüş ve daha zengin bir görünüme kavuşturulmuştur. Taç kapı üzerinde birçok süsleme ve kabartma mevcuttur. Kapının dış kenar süslemeleri arasında sağ tarafta altta iki küçük balık ve üstte küçük bir balık motifi, kapının sol üst tarafında Mührü Süleyman motifi ile çarkıfelek motifi yer alır.

Türbeye girerken kapının sövelerinin iç tarafında sağda iki, solda iki olmak üzere güvercin motifleri ve kapının kilit taşı üstünde stilize edilmiş çift başlı kartal motifi yer almaktadır. Taç kapının en tepe noktasında ortada Allah yazısı, altında sekiz defa tekrar edilmiş “El-Hayy el-Kayyûm el-Vâcid el-Mâcid el-Vâhid el-Ahad” yazısı bulunmaktadır. Bu süslemelerin üst ortasında ve yanlarda ve bir iç sıra süslemenin yan iki köşelerinde olmak üzere üç tane yarım küre şeklinde kabartmalar görülür. Bunların Allah-Muhammed- Ali’yi simgelediğine inanılmaktadır. Daha alt taraflarda iki yanda iki tane da kabartma vardır ve bu kabartmalarla birlikte toplam beş kabartma Ehl-i Beyt’i simgelemektedir. Asıl giriş kapısının üst iki yanlarında bulunan iki yarım küre ile Üçler-Beşler-Yediler simgelenmiş olmaktadır.

Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin Türbe Kapısının Gök Eşiği

Türbenin kapı eşiği “Gök Eşik” olarak bilinmektedir. Aleviler-Bektaşilerde eşik kutsal kabul edildiği için eşiğe basılmaz. Eşiğe niyaz edilerek, içeri girilir. Kapı, Hz. Ali’nin yaşamdaki tinsel öneminin bir sembolüdür. Bu nedenle eşik, “mistik ışık” ve “bilgiye girişi” simgelemektedir. Gök Eşik de Dergahın ilk giriş kapısı olan Çatal kapıdan itibaren varılan “yedinci kapının eşiği”dir. Dergahta bilinçli olarak yedi kapı tasarımı düşünülerek, yedinci kapının içerisine Hacı Bektaş Veli’nin Tanrı katında olduğunu vurgulamak için türbesi yaptırılmıştır. Pir Evi’ne Çatal kapıdan başlanarak girildiğinde, “Huzur-u Pir”e varıncaya kadar yedi kapıdan geçilmektedir: 1) Çatal kapı  2) Üçler kapısı  3) Altılar kapısı  4) Pir Evi’nin demir parmaklıklı dış kapısı 5) Ak kapı 6) Kırklar Meydanı’na girilen kapı 7) Hacı Bektaş Veli Türbe kapısı.

Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin Türbesi

Gök eşikten içeri girildiğinde Hacı Bektaş Veli’nin sandukası görülür. Hünkarın sandukasının yerin 7 m kadar altında olduğu ve yasemin ağaçları içinde ve kurşun tabakası ile horasan harcından örülme bir duvar içinde mübarek bedenlerinin bulunduğu söylenmektedir. Bu bölüme inen yola Kırklar Meydanı’nda bir kapak bulunan yerden girilirmiş ve bunun günümüzde bilinmeyen bir şifresi varmış, Dedebabalar bu şifreyi birbirlerine devrederlermiş yönünde bir söylence vardır. Türbenin iç duvarlarında süslemeler içinde; “Ya Hannan Ya Mennan, Subhanallah Ya Hu” yazıları yer almaktadır. Türbenin kubbesi oldukça yüksektir, kubbe içinde Türk süsleme sanatının güzel örnekleri verilmiştir.

Türbenin süslemeleri

Hacı Bektaş Veli Türbesi’nin orijinal kapısı 1610 tarihlidir ve gümüşten yapılmıştır. Kapı, günümüzde Güvenç Abdal Türbesi’ne gidiş güzergâhının sol tarafında sergilenmektedir.

Kapının sağ kanadında;

         “ Zuhûr eyler nefes-i evliyâdan

          Anlara ilhâm irişir Hüdâdan

          Nefes dud nefesin evliyânın

          Bu bab etti (attı?) hepsi evliyanın”

Sol kanadında;

       “Kalender şâhı Hacı Bektâş Velî’nin

          Evlâdından ıyân oldu Alî’nin

          Bin ondokuzunda tarih (Bir kelime okunamadı)

          Vali-i mîr-ilivâ-i Kırşehri ezrad

          Bin Alî fi şehr-i Muharrem sene 1019” yazmaktadır.

Kapı üzerinde kazıma tekniği, delik işi tekniği ve döküm tekniği uygulanmıştır. Sol kapı üzerindeki kitabede, Kırşehir Valisi Ezrad bin Ali tarafından kapının dergaha hediye edildiği belirtilmiştir. Kitabede Muharrem 1019/Mart-Nisan 1610 tarihi hem yazı hem de rakamla yazılmıştır. Hacı Bektaş Veli Türbesi’nin kapı kanatlarının üzerindeki toplam 36 gümüş levhadan 32’sinin üzerine birer kandil motifi işlenmiştir. Bu kapı kanatları üzerinde süsleme unsuru olarak kandil motifleri, simgesel anlamı nedeniyle bilinçli olarak kullanılmıştır. Kandil motifi hem aydınlık hem de ışık sembolü olarak işlenmiştir. Çeşitli tarikat ve inançlara göre kandil motifi, Allah’ın nurunu simgeleyen sembolik bir unsur olarak ölünün ruhuna aydınlık ve ışık kaynağı sağlamaktadır.

Hacı Bektaş Veli Türbesi’nin paralelinde kuzey duvarda da kutsal kabul edilen ibadetin bir gereği olan “medet-mürüvvet penceresi” ya da “niyaz penceresi” olarak bilinen bir pencere yer alır. Pencere, “hâcet penceresi” olarak da bilinmektedir. Dergah kapalı olduğu zamanlar da dışardan gelen Canlar, Hacı Bektaş Veli Hazretleri’ne bu pencerenin önünde niyaz ederlermiş yönünde bir bilgi bulunmaktadır. Derviş ve muhipler de önce Hz. Pir’in sandukasını niyaz ederler, niyazdan sonra işlerine koyulurlarmış. İşleri bitince yine Hz. Pir’e niyaz edip, yerlerine dönerlermiş.

Niyaz penceresinin üstünde de “istiridye motifi” görülür. İstiridye kabuğu şeklindeki yivli motif, bir süsleme unsuru olmasının dışında iç bükey formundan dolayı bir yüzeyden daha üstteki bir başka yüzeye geçiş elemanı olarak da kullanılmaktadır. Genel olarak eski çağlardan itibaren farklı coğrafya ve kültürlerde istiridye motifinin “yeniden doğuş”, “ikinci hayat” gibi hemen hemen ortak anlamlar taşıdığı bilinmektedir. Hayatın ve bitmek bilmez yaradılışın simgesi olarak görülen ve öteki dünyada huzurlu bir ikameti sağladığına inanılan  ‘inci’ ve buna bağlantılı olarak istiridye, Türk-İslam sanatında da özellikle ‘cennet’ ve cenneti çağrıştıran tasvirlerde kullanım alanı bulmuştur.

Eski çağlardan itibaren yeryüzünün pek çok bölgesinde farklı inançların beslediği farklı kültürlerde var olan “ikinci hayat, yeniden doğuş” gibi anlamların yüklendiği istiridye motifine benzer şekilde Türk sanatının İslam öncesi döneminde de rastlanmaktadır. İstiridye, içinde bir hazine! sakladığı için belki bundan dolayı açılması zor bir kabuğa sahiptir. Girdiği Yol’dan, verdiği ikrardan dönmeyen canlara bu istiridyenin içindeki inci bir hazine olur. Ya da Can, bu Yol’da kendisini hiçleştirip öyle bir hal’e gelir ki kendisi inci olmuştur da farkında olmamıştır. İstiridye motifi, kapı tokmaklarında da göze çarpar. Dergahın Altılar Kapısı ve Ak Kapı’nın kapı tokmakları üzerinde istiridye motifleri yer almaktadır.

Ak Kapı üzerinde istiridye motifi

Kırklar Meydanı’nın sağ tarafında da Kırkbudak Şamdan yer almaktadır. Hacı Bektaş Veli, sayısız Ocak’lar açtırmıştır ki bunlardan “Kırk ocak” en önemlileri sayılırdı. Kırkbudak şamdanın her kolunda yanan her mum (çerağ) o ocağın, faal olarak çalıştığının işareti olarak kabul edilirdi. Kırk ocakta bulunan halifelerden herhangi birinin ölümü veya çeşitli nedenler yüzünden o ocakta hizmetlerin yerine getirilemediği takdirde bir mum sönük kalırdı. Ocak, yeni bir atama ile çalışmaya başlayınca sönük mum yeniden yakılırdı. Böylece Ocak’ta aksayan hizmetlerin yeniden topluma sunulduğu, ilim ışığı ile Dergahtaki canlara duyurulurdu. Kırkbudak’ın bu görevi, Tekke ve zaviyelerin kapatıldığı yıllara kadar sürmüştür.

Kırkbudak Şamdan üzerine oyularak bir yazı işlenmiştir.

Ziya- bahşa-yı alemgir-i envar-ı celidir bu

Çerağ-ı Hazret-i Hünkâr Hacı Bektaş Velidir bu.

Bu yazının hemen altında da:

Der asr-ı elhac Turabi Ali Dedebaba-yı tecrid

Es- Seyyid Ahmed Visali Belgradi eyledi ta’mir- tecdid.

                                                                                       1284 (1867 M. )

Bektaşilikte daha çok çerağ olarak adlandırılan Kırkbudak Şamdan, bezeme üsluplarından, üzerinde yer alan kitabelerden ve vakfeden veya tamir eden kişilerin yaşadığı dönemlerden yola çıkılarak 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyıla tarihlendirilmekle birlikte tam olarak hangi tarihte yapıldığı bilinmemektedir. Pirinçten döküm tekniği ile yapılmış Kırkbudak şamdan, 2.62 cm yüksekliğindedir. Kaide üzerinde yükselen ve taç biçiminde tepeliklerle sonlanan çeşitli sayılarda kolların yer aldığı üç bölümlü gövdeye sahiptir. Oldukça büyük boyutlu ve çok kollu oluşları ile dikkat çeken şamdan Bektaşilik tarikatı için çok önemlidir ve tarikatın belli ayinlerinde “uyandırıldığı/uyarıldığı (yakıldığı)” bilinmektedir.

Hacı Bektaş Vilayetnamesi’inde yer alan “Güvenç Abdal ve Dünya Güzeli” olarak adlandırılan bölümde, Kırkbudak ile ilgili bir bilgi yoktur. Bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş Veli’nin kerametiyle ortaya çıkarılan hediyenin Kırkbudak olduğunu dile getirmişlerdir. Hacı Bektaş Veli ile ilişkilendirilen ve O’nun kerametlerinin göstergelerinden birine dönüştürülen kırkbudak şamdanlar, konumlandırıldıkları mekanlar, uyandırıldıkları ayinler, aslan, el, ejderha, kuş ve taç gibi süsleme öğeleri ile birlikte dikkat çekicidirler.

Kırkbudak şamdana bir bütün olarak bakıldığında bir ağaç görünümü mevcuttur. Zaten adlarını da bu şekillerinden almaktadırlar. Bilindiği gibi Bektaşi tarikatında ağacın kendisine kutsallık atfedilmektedir. Özellikle Hacı Bektaş Vilayetnamesi’nde yer alan ve Pir’in kerametlerinin göstergesi kabul edilen ağaçlarla ilgili bazı anlatılardan dolayı çeşitli ağaçlara anlamlar yüklenmiş, bunlara kutsallık atfedilmiştir. Yine çeşitli kaynaklarda kırkbudaktan yani kırk budağı olan asadan bahsedilmekte ve bu asayı Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’dan getirdiği, tepesine mum diktiği, vaktiyle bütün Bektaşi Meydan Evi/Meydanlarında bu kırk budaklı asayı temsilen kırk mumlu şamdan bulundurulduğu ve diğer çerağların sonradan mamul olduğu yolunda bilgiler de vardır.

Alevi-Bektaşi öğretisinde ağaç sınırlı varlıkların en aşkını olarak görülmüş, mekanının kutsal olduğu kabul edilmiştir. Seyr-i sülûk aşamaları ağaç ile özdeş tutulmuş, İnsan-ı kâmil mertebesine erecek kişi ise kuş (ruh) şeklinde düşünülmüştür. Yine kozmik düzenin bir simgesi olan ağacın kökleri, dalları, yaprakları, meyveleri, gölgesi; çeşitli alemleri, cenneti, Hakk’ın mazharını ve O’na ulaşmayı sembolize etmiştir. Bütün bu veriler göz önüne alındığında Kırkbudak şamdanın ağaç şeklinde görünümü, tarikatın ağaçlarla ilgili inancı ile birlikte ağaçların tasavvufi yorumunu, tarikatın kuruluşunu ve kök salışını ifade etmektedir.

Kırkbudak’da yer alan hayvan figürü ise ejderdir. Tekli ya da çiftli yapılan ejderlerin dualist yapıya sahip oldukları, güç, iktidar, aydınlık, karanlık, koruyuculuk (tılsım), astrolojik yönlü anlamlar barındırdığı bilinmektedir. Tasavvufta ise ejder/ejderha/yılan daha çok nefis ile ilişkilidir. Tasavvufta nefsi temsil eden ejderha, azgın, saldırgan, obur oluşu, yılan gibi sinsiliği ve kindarlığı ile bilinip başının kesilmesi ile kurtulabilecek bir düşman, önüne geçilmeyen istekler olarak görülmektedir. Hatta nefs-i emmâre (emredici nefis) yılan/ejder/ejderha olarak adlandırılmış, bazı ekollerde yedi başlı ejderha geçilmesi gereken yedi aşama (seyr-i sülûk) olarak görülmüştür. İnsan-ı kâmil olabilmek için onunla mücadele şarttır. Yani nefs terbiye edilmelidir.

Ejderin aydınlık-karanlık sembolizminin yanında on ikişer olarak yapılmaları da dikkat çeken diğer bir özelliktir. Kırkbudak’da ise on iki sayısının ejderlerle birlikte kullanımı birçok anlam barındırmaktadır. Bilindiği gibi Bektaşilikte on iki sayısı On İki İmam veya On İki İmam’ın söz, davranış ve sırları ile doğrudan ilişkilidir. Ancak bunların dışında on iki sayısı; üçü şeriata, üçü tarikata, üçü marifete, üçü hakikate ait (cehalet, mâsiyet, hevâ-yı nefs, gaflet, tamâ, muhabbet-i dünya, arzu/heves, şehvet, kibir, cevr, bahl/acele ve Hakk’ın kazasından yüz çevirmek) on iki ayrı yaramaz sıfatı veya terkleri, bu terklere karşı insan vücudunda oluşan on iki tecelliyi (insan-ı kâmil), on iki burcu, on iki ayı, yeminini bozan talibin çarptırıldığı on iki ayrı cezayı, on iki farzı, on iki hizmeti, on iki postu, on iki kapıyı, on iki erkânı vb. sembolize etmektedir. On iki sayısının böylesine çoklu anlamına rağmen şamdanlardaki on iki sayısının ejderler ve nefs ilişkisi göz önüne alındığında on iki imamın dışında özellikle nefs terbiyesi ve sonunda ortaya çıkacak iyi tecelliyi (nur) vurguladığı görülmektedir.

Kırkbudak şamdanın tepe noktasında Elif-i Taç yer almaktadır. İçinin sır dışının nur olduğu söylenen taç; tarikatlarda genel olarak marifetin simgesi olmuştur. Elif-i Taç, Pir tacı olduğu için sadece Hacı Bektaş Veli ve Balım Sultan giyebilir, dervişler giyemezdi. Bektaşiliğe göre Elif-i Taç; “Cümle mahlûkattın aslı bir eliftir, elif cem-i hurufun aslıdır ve ben dahi o makama vardım” manasına gelmektedir.

Pir Evi’nin çatısında Kırklar Meydanı’nın tam ortasına gelecek şekilde yapılmış olan Elif-i Taç şeklinde alem

Türbe üzerindeki alemde ; “Ya Fettah”, “Vakf-ı ‘aleyni kethüda-i Yeniçeriyan-ı Dergah-ı Aliyye” “1028” yazılıdır.

Kırkbudak Şamdan ile ilgili ele alınabilecek son özellik ise sayısal değerlerdir. Yukarda bazı figüratif kullanımlarda karşımıza çıkan altı, on iki, bir gibi rakamların dışında şamdanlara adına veren kırk (normalde Kırkbudak şamdan kırk kollu değildir) ile üç, dört rakamları ön plana çıkmaktadır. Bu sayıların Bektaşi inancında önemli bir yere sahip olduğu (Hakk-Muhammed-Ali üçlemesi, Dört kapı, Kırk makam, On iki imam) göz önüne alındığında şamdanlarda kullanımı anlaşılır hale gelecektir. Genellikle inanç temelli değerlendirilen bu sayılardan örneğin kırk sayısının Hacı Bektaş Veli’nin izniyle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kurulan başlıca kırk ocağı ve bu ocaklar üzerinden yayılan “eline-beline-diline sahip ol” ilkelerini veya Kırk Abdal’ı sembolize ettiği de söylenmektedir.

Kırkbudakların bulunduğu mekanlar dışında kullanıldıkları ayinler de dikkat çekicidir. Bunların yalnızca Nevruz ve Muharrem ayinlerinde uyandırıldığı söylense de Kırklar Meydanı’nda yapılan ayinlerde de Kırkbudak’ın kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin bazı kaynaklarda Bektaşilik’teki on iki ayinin son altısını oluşturan “bahçeden gül koparmak (vusul (ulaşma/erişme/varma) ayinleri)” ayinlerinden en sonuncusu olan “Ayin-i Cem”in Kırklar Meydanı’nda icra edildiği söylenmektedir. Eskiden Kırklar Meydanı’nda da “ayn-ül cem” yapılırmış. Özellikler Halife olanların ve Dedebaba seçilenlerin törenleri burada yapılırdı.  Bu ayinde Kırkbudak’ın kullanıldığı hatta diğer çerağların bundan alınan ateşle uyandırıldığı bilinmektedir. Kırklar Meydanı’nda yer alan şamdanın ise özellikle tarikat mensuplarının katılmak zorunda olduğu ayinlerde kullanıldığı bilinmektir. Bunlardan kaynaklarda hakkında en çok bilgi bulunan âyinin (Ayin-i Cem) yüklendiği anlamlar göz önüne alındığında şamdanların merkezi konuma geldiği görülecektir.

Bilindiği gibi Bektaşilikte Ayin-i Cem; haşr ve neşr’den sonra (kıyamette dirilip toplanmak- ki burada gerçek ölüm değil ölmeden önce ölmek anlayışı vardır) insanın Hakk’a kavuşmasını ve tüm benliklerinden kurtulmasını simgelemektedir. Böylelikle bu ayin aslında yaratılış ve yok oluşun yani kıyametin aynı anda yaşandığı bir ritüele dönüşmektedir. Bu nedenle Ayin-i Cem’de, Hakk başta olmak üzere Şeytan, dört melek (Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail), Hz. Âdem, Hz. Havva, Hz. Nuh, Hz. Yunus, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Musa, Firavun, Hz. Meryem, Hz. İsa, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hacı Bektâş-ı Velî, Balım Sultan, Hakk Eren’den ve daha bazı şahsiyetlerden oluşan kırk kişi yer almakta ve bunlar seçilmiş kırk kişi tarafından temsil edilmektedir. Böylesine önem atfedilen bu ayin Bektaşi babaların en yetkili olanlarınca yürütülmektedir.

Kısacası Ayin-i Cem; vahdet-i vücudun (Hakk ile birleşme, birlik olma) yaşandığı ritüel olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ayin aşama olarak sevgi ve kapılma, aşk ve cezbe mertebesidir. Burada Hakk ile birleşme vardır. Kendi içinde çoklu anlamlar barındıran Âyin-i Cem ölü, diri, hazır (orada bulunanlar) ve gaiblerin (orada olmayanlar) bir araya gelebildiği Kırklar Meydanı’nda yapılmaktadır. Çünkü burası hem Hacı Bektaş Veli Türbesi’nin yanında bulunmakta hem de yapının içerisinde ve etrafında tarikat büyüklerinin kabirleri yer almaktadır. Böylelikle ayin, Pir’in huzurunda Pir ile ve gelmiş geçmiş tarikat ehli ile birlikte icra edilmektedir. Bu ayinle birlikte Kırklar Meydanı zamansızlığın ve boyutsuzluğun mekanına dönüşmektedir. Çünkü burası kainatın, ezel ve ebedin, doğum, ölüm ve mahşerin, tevella ve teberranın, cemâl ve celâlin, yargının ve en önemlisi Hakk ile bütünleşmenin yeridir. Kırklar Meydanı’nda yapılan Ayin-i Cem’de Kırkbudak aslında bir Bektaşi’nin (özellikle dervişin) nasıl bir yoldan geçerek hem Hakk’la bütünleşebileceğini hem de içindeki nuru açığa çıkarabileceğini gösterir.

Hacı Bektaş Veli öğretisinde “can” kavramının ayrı, özel bir anlamı vardır. Genellikle can ile ruh eşanlamlıdır. Birçok Bektaşi ozanında can ile ruh kavramlarının eşanlamda kullanıldığı görülür. Bundan başka can sözcüğü; sevgili, dost, arkadaş, tarikat yoldaşı, Bektaşi, özlenen kimse, sevimli, Tanrı, güzel, iyi anlamlarına da gelir. Bektaşiliğe göre, insan, taşıdığı öz (ruh,can) bakımından tanrısal kaynaktan gelir. İnsanla Tanrı arasındaki öz birliği, insanın tanrısal bir nitelik taşıdığı inancı vardır. İnsan özünü bilmesi gereken bir varlıktır. Bütün bilgilerin, olgunluğa giden yolların, kötülüklerden, eksikliklerden arınmanın tek kaynağı vardır, o da gönül bilgisidir (irfan). Bu bilgiye varan yol da insanın özünden geçer. Özünü, kendini bilmeyen bir kimse öteki varlıkları da, Tanrıyı da bilemez. Tanrıya özü bilmekle yani nefisle ulaşılır.”

Bektaşi tarikatına mensup kişi Hakk-Muhammed-Ali, On İki İmam inancına sahip olup, Mürşid aracılığıyla dört kapı kırk makam aşamalarından geçerek, nefsini terbiye ederek (insan-ı kâmil olarak) hem kendisindeki nuru ortaya çıkarabilir hem de Hakk’ın nuruna kavuşabilir. Bu kavuşmanın yaşandığı yer Kırklar Meydanı, Ayin-i Cem’dir. Ayin-i Cem benliği ortadan kaldıran yegane vasıta, “küntü kenz (kenzi mahfi) (gizli hazine/saklı define)” sırrının açıkladığı ve insanın Hakk’a kavuştuğu ritüeldir. Evren/kainat olarak görülen mekân; kişiyi, kırk abdalı, kırk ocağı, abdalları, Hakk’ın nurunu simgelen kırkbudaktan yansıyan ışıkla aydınlanmaktadır. Her anlamda çokluğun görüldüğü ayin aslında birleş-menin (vuslatın) yaşandığı (vahdet ve kesretin bir arada olduğu) yerdir. Böylelikle Kırkbudak mekân ve ayin bağlamında; çokluğun, yekvücutta birleşmenin (vahdet-i vücud [varlığın birliği, birlikte varlık]), nurun, nefs terbiyesinin, Hakk’a ulaşmada tarikatın ve inancın öneminin vücut bulduğu bir eşyaya dönüşmektedir.

Bektaşi, kâmil insan demektir. Bektaşilik dış (zâhir) yüzünden halka ve iç (bâtın) yüzünden Hakk’a bakan iki yönlü büyük bir kavşak noktasıdır. Bektaşilik bâtın manayı sembol ile zâhir manayı da misal ile yani lahutiyeti sembollerle, görünenleri de misal aleminden bildirir. Bektaşilik, gerçeği anlatabilme yolunda her dille konuşur ve her renk ile renklenir. Her şeyi kendisinde ve kendisini de her şeyde görür ve gören de görünen de (Benim) der. Bektaşiliğe göre suretler ve isimler açısından (Allah, Muhammed, Ali) tek bir nurdur, mertebeler bakımından insanlığın son noktasıdır; yani, Hakk’ ın tam zuhurudur.

Genel olarak Cem ayininin kaynağının, Buyruklarda ‘Miraç’ ile ilişkilendirilmiş olarak ifade bulan “Kırklar Cemi” olduğuna inanılmaktadır. Alevilikte, ruhların yaratıldığı ilk yer olan ‘bezm-i elest’, Kırklar meclisinin toplandığı Cem meydanıdır. Alevi söylencesinde ilk Ayin-i Cem’in insanın yaratıldığı Kırklar Meclisi’nde yürütüldüğüne inanılmaktadır. Kırklar söylencesi, Hz. Muhammed’in Cebrail tarafından Miraca çıkarıldıktan sonra karşılaştığı “Kırklar”la arasında geçen konuşmaya ve Kırklar’a katılmasını anlatan Alevi söylencesidir. Ananeye göre, bir toplantı sürerken Hz. Muhammed kapıyı çalar. İçerden kapıyı çalanın kim olduğu sorulur: “Peygamberim” diye ses gelir. Ona; “içerde, Peygambere için yer olmadığı” bildirilir. O da kapıyı tekrar çalar ve bu kez “Fakirim” diye cevap verir. Muhammed, Ayn-i cem’e ancak o zaman kabul edilir. Hz. Ali, mecliste üzüm suyu dağıtmaktadır. Muhammed üzüm suyunu alır ve içer, bir anda gözleri açılır ve Ali’de İlahi Hakk’ın tezahürünü görerek ona hürmet gösterir. O zamana kadar Muhammed yalnızca Peygamberlik özelliğine sahiptir. O andan sonra “sırrı velayet sahibi” de olur.

Hz. Muhammed ve O’nun Ehl-i Beyti için her şeyini feda eden bu kutsal zatlar, Kuran’ın yoruma dayalı ayetlerinin gizli anlamları açıklanarak, onlardaki gizli mesajlar bildirilerek eğitilmişlerdir. Kırk kişiyi eğitip, Tanrı erenliği makamına çıkarttığından ötürü Hz. Ali’ye Şah’ı Velayet (Veliler Şahı) unvanı verilmiştir. İlk ayin-i Cem, ilk semah, ilk şerbet, ilk tevhid Kırklar’da başlamıştır. Şekilcilikten kaçınıp aşk ve vecd yolu ile Tanrıya ulaşmanın yolunu açmışlardır. Kırklar’la ilgili söylencelerde mekan ve anlatım teknikleri farklılık göstermekle birlikte hemen hemen tümünde öz aynıdır. Kırklar’ın kimler olduğu konusunda da bir birlik yoktur; çünkü bunlar söylence kimliklerdir. Kimi mistik tasarımlarda Kırklar’ın isim listesi verilse de ancak verildiği dönem için anlamlıdır. Kırklar arasında yalnız erkekler değil kadınlar da bulunmakta olup, bunlardan 23’ünün erkek, 17’sinin kadın olduğuna inanılmaktadır. Kırklarla ilgili yaygın inançlardan biri Fatma Ana‟nın da onların içinde olduğudur.

Kırklar bir yerde durdular

Otur deyü yer verdiler (Şah Hatayi)

Kırklar, Bektaşilik’te sır bir kurumdur. Hakkında çeşitli söylenceler vardır. Hiçbir baskı görmeden içten gelerek Müslüman olan ve bu uğurda tüm varlığını ve ailesini terk ederek Hz. Muhammed’e bağlanan kimselerdir. Sayıları kırk olduğundan Kırklar olarak anılırlar. Adları kesin olarak söylenemez, ya da bilinmez. Aleviler-Bektaşiler Kırklar’da gizli güçler olduğuna, kutsallıklarına ve varlıklarına inanırlar ve onlara büyük saygı duyarlar. Bir görüşe göre, Kırklar’ın adları şöyledir:

1)Hatice-tül Kübra  2) Muhammet Mustafa  3) İmam Ali  4)Fatima-i Zehra   5) İmam Hasan- Müşteba  6)İmam Hüseyin Şehid-i Kerbela  7)Selman-ı Farisi  8)Veysel Karani  9)Huzeyfetül Yamani  10)Ebuzeri Gaffari  11) Ammar bin Yaser 12)Ümmü Seleme 13)Ümmü Hani 14)Ümmü Mektum 15) Üsame 16)Salih 17)Bilal Habeşi 18)Zeyd bin Haris 19)Zeynep 20)İbn Abbas   21)Akil 22)Caferi Tayyar 23)Fazıl bin Cebel Kamber  24)Kümeyl bin Ziyad  25)Malik bin Harisül Eşter 26) Meysemi Temmar 27)Reşidi Nacer  28)Hacer bin Adiy  29)Amr bin Hümeya  30)Muhammet bin Ebubekir 31)Sait bin Cübeyr 32) Cabir  33)Uheybi Rumi  34)Dıhyetil Kelbi  35)Ümmü Eymen  36) Ebu Deccene ve Kırklar’a dahil edilen melekler.

Vardım Kırklar meydanına, gel beru ey can dediler

    İzzet ile selam verdim, geç otur ey can dediler.”   (Hatayi)

Bektaşilikte ilahi felsefe iki şekilde ifade edilir: “Varlık ve Yokluk”. Varlık, asıldır, yokluk ondan zuhur eden ve yine ona dönen dalgalardır. Yani, var olan derya, yok olan da dalgasıdır. Her şey o deryadandır. Her şey o varın bütün sırlarının aksi ve cemalinin aynasıdır. Bu da Allah diye adlandırdığı kudrettir. O kudret kemali mutlak, cemâl-i mutlak, hüsnü mutlak, hayat-ı mutlaktır. Kısaca, Bektaşilikte her şey ya (Muhammed, Ali) ikilisine, ya (Allah, Muhammed, Ali) üçlüsüne, ya (Muhammed, Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma) beşlisine, ya yüzdeki yedi hatta, ya Fatiha’daki yedi ayete ya sekiz İmama, ya on iki İmama, ya Besmele harfleri sayısına dayandırılmış ve bir çok Ebced alfabesi ve hesabı işlemleri ile bunların doğruluğu ispatlanmak istenmiş, bütün bu işlemlerle de Ehl-i Beyt ve mensuplarının takdisi ile Hz. Ali’nin ulûhiyetini sağlama yoluna gidilmiştir. Bu durum, Bektaşilerin başlarına giydikleri (Tâc) şeklinden, içinde oturdukları (Dergah) mimarisine kadar maddi ve manevi her şeylerinde açıkça görülmektedir.

Kırklar Meydanı’nda yer alan önemli eserlerden birisi de ceylan derisi üzerine yazılmış eserdir. Bir kenarı yanık vaziyette olan Ceylan derisi üzerine Kufi yazı ile Secde Suresi’nin 3.4.8.9. ayetlerinin Hz. Ali tarafından yazıldığına inanılan eser, Kırklar Meydanı’na girilen kapının tam karşısında bir vitrin içinde sergilenmektedir. Secde Suresi, Kuran-ı Kerim’in 32. Suresidir ve Mekke’de inmiştir, 30 ayettir.  

Ceylan derisi üzerinde;

3. Ayet (Yoksa “onu uydurdu” mu diyorlar? Hayır, o, Rabbinden gelen gerçeği (anlatan bir kitaptır). (Bunu sana), kendilerine senden önce uyarıcı gelmemiş olan bir topluluğu uyarsın diye (gönderdik). Belki doğru yolu bulurlar.)

4. Ayet (Allah, gökleri, yeri ve aralarındakileri altı günde yaratan, sonra arşa egemenliğini kurandır. Sizin için Ondan başka ne bir koruyucu ne de bir şefaatçi vardır. Artık düşünmez misiniz?)

8. Ayet (Sonra onun neslini, özsudan, değersiz bir sudan yaptı.)

9. Ayet (Sonra onu düzeltip ruhundan ona üfledi, size kulaklar, gözler ve kalpler verdi. Siz ne kadar da az şükrediyorsunuz!)

Bektaşi tarikatı mensuplarının Hurufiliğin de etkisiyle birlikte yazıya (harflere) ve dolayısı ile yazı resimlere özel bir anlam yükledikleri bilinmektedir. Bilindiği gibi İslam dünyasında yazı resimlerin ne zaman ve nerede ortaya çıktığı belli değildir. Fakat yazı resimlerin Osmanlı coğrafyasında ki en erken örnekleri; II. Mehmed (1432-1481) için hazırlanan ve 1458 yılına tarihlenen yazı tomarlarında görülmektedir. Osmanlı’da 15. yüzyıldan itibaren izi sürülen yazı resimlerden günümüze ulaşan örnekler, genellikle 17.-19. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir. Bu bilgi ise bize yazı resimlerin bu yüzyıllar arasında yoğun bir biçimde yapıldıklarını göstermektedir. Üretimleri oldukça uzun bir zaman dilimine yayılan yazı resim örneklerinden Bektaşi tarikatına ait olanların oldukça az bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Bu resim ve yazı resimler; tarikatın inanç sistemini simgesel bir üslupla yansıtması bakımından önem arz etmektedir. Bektaşiler, özellikle insan yüzü ile Ehl-i Beyt arasında özel bir ilişki kurmuşlar, dolayısı ile insana önem atfetmişler ve yazı resimlere bunu aktarmışlardır.

“ Vech-i âdemde tecelli eyleyen Allah’tır.”

Duvara değil, cemale (yüz yüze) bakmak, (Cemal cemale olmak) Tanrının özenle yarattığı insanı kutsal görmek, yani ‘Hakk Adem’dedir” düsturu Cem törenlerinin temelini oluşturmaktadır.

“İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir.” (Hacı Bektaş Veli)

İnsanın yüzünde Tanrı’nın göründüğünü ileri süren bir anlayış, harflerle açıklanır. Alnın ortasından iki kaşın arasından, buruna doğru inen çizgi Tanrı adının ilk harfi olan ‘Elif’tir. Onun ardınca gelen, ona koşut olan öteki iki yandaki çizgiler de ‘Lam’ dır. Alnın iki yandan bitimi ile kaşlarla şakağa inen saçlar arasındaki bölge ‘He’dir. Böylece alnın bütünü yazıya geçirilince “Allah” olur. Yani gözler ‘Ayn’, burun uzunluğu ‘Lam’, burun ucunun iki yanı ‘Ya’ harflerini gösterir. Bunlar karşılıklı yazılınca, gözleri de içine alan birer ‘Ali’ ortaya çıkar.

İnsanın Cemali Tablosu

Bunlar gibi genellikle ağız ‘Mim’, kaş ‘Nun’, yanağa dökülen saç ‘Cim’, elmacık kemiklerinin çevresi olan yanağın üst kesimi ‘Vav’, kulak bölgesi ‘Hı’, ‘Ha’ harfleri ile gösterilir. Bektaşiler, insanı canlı bir Kur’an, “Kelamuliah-ı Natık” sayarlar. Kur’an, insanın yüzündedir, Kur’an’ın yazıldığı bütün harfler insan gövdesinde vardır, insana bütünlük kazandıran bu harflerdir. Bu nedenle insana saygı, sevgi duymak gerekir. İnsan kutsaldır, yücedir.

“Bu adem dedikleri el ayak ile baş değil

Adem diye manaya derler suret ile kaş değil.”

(Kaygusuz Abdal)

Bektaşi inancına göre dervişlerin ya da bir insanın belli bir olgunluk aşamasına gelmesi için kat etmesi gereken yollar vardır. Çalışmak, Masiva’dan geçmek (dünyasal bağlardan çözülmek), tövbe, iman, teslimiyet, nefsine hakim olmak, benlikten geçmek, ölmeden ölmek gibi. Bir insanın bu yollardan geçebilmesi için kamil bir aydınlatıcıya (mürşide) ihtiyacı vardır. Ancak ona aşkla bağlandığında; ruhunu, gönlünü temizler, dünyevi olanı gönlünden çıkarır, benliğinden kurtulur ve nefsine egemen olabilir. Zaten Bektaşilik, insanı; Avam, Havass ve Hass-ül havas olmak üzere üç gruba ayırmaktadır. Son gruba giren insanlar gerçeği bulmuş olanlar, seçilmişlerin en seçkini yani olgun insanlardır. Olgun insanlar aynı zamanda konuşan kitaptırlar (Kitab-ı natık).

İnsan-ı Kamil betimlemelerinde; doğa içerisinde ayakta duran ve tamamı ya da bir kısmı harflerle oluşturulmuş bir erkek figürü ile aslan, yılan ve balık temel figürler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün örneklerde var olan bu temel figürlerin dışında yer yer horoz ve kadın gibi diğer figürlerde kompozisyonlara dahil edilmiştir. Bütün kompozisyonlardaki erkek figürlerinin bedeni ya tamamen ba, elif, dal, mim, lam gibi sembolik göndermeler içeren harflerle ve Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma gibi kutsal kabul edilen zatların adlarıyla ya da çizgilerle oluşturulmuştur. Erkek figürlerinin yüz kısmında da aynı yöntem uygulanmış veya yüz hatlarının tamamı çizilmiş, yazılar ise yüzün belli kısımlarına yerleştirilmiştir.

Kamil İnsan Tablosu

Bilindiği gibi Bektaşilikte ilk insan olarak Adem; Tanrının yeryüzündeki halifesi, bütün gerçeklerin toplandığı ve aynı zamanda yokluk aleminin tecelli ettiği bir varlık olarak kabul görmektedir. Adem/insan yaratılış özelliğinden dolayı, Tanrının özünü ve Anasır-ı Erbaa’yı (ateş, su, toprak ve hava) kendinde barındırmaktadır. Bektaşiliğin dört kapı (şeriat: hava, tarikat: ateş, marifet: su, hakikat: toprak) ve bunların her biriyle özdeşleştirilen dört insanıyla da simgesel bir ilişkisi olan bu dört unsurdan ise mevalidi selase (üç doğurgan) yani mineral, bitki ve hayvan alemleri var olmaktadır.

Simgesel göndermelerle yüklü doğa ve unsurları dışında; evren ve insanın varlık özellikleri ile ilişkilendirilen diğer unsurlar Adem/insanın bedenine yazı yolu ile yansıtılmıştır. Bunların içerisinde evrenin bir unsuru olan ve Bektaşilikte önemli bir yere sahip olan, yine bu tarikatta insani duygularla ilişkilendirilen burçlar önemli bir yere sahiptir. Bektaşilikte insan, burçların yeryüzündeki bir kopyası olarak değil, burçlar; insanın biçiminin göklere yansıması yani insanın kopyası olarak düşünülmüştür. Burçlar, insan bedeninin belli bölgeleri ile özdeş tutulmuş ve bunların insan karakteri, huyu üzerine olan etkileri de yuvarlak halkalar içerisine birlikte yazılmıştır.

İnsan-ı Kamil tasvirlerinde burç, insani huylar ve diğer özellikler gibi Allah ve Ehl-i Beyt’e mensup kişileri simgeleyen ya da oluşturan harfler de aynı yöntemlerle vücuda yerleştirilmiştir. Yüz kısmının dışında ya bütün vücut, kutsallık atfedilen bu kişilerin adları ile oluşturulmuş ya da evrenin özelliklerinde olduğu gibi bu adlar belli bölgelere yazılmıştır. İnsan bedeninin doğanın bir yansıması ya da aynası olduğunu dile getiren ifadeler yer almaktadır.

Buna örnek olarak; sağ tarafta teslim taşının altındaki madalyonda şunlar yazılıdır: “Şimdi gel ey ilahi aşk talibi: Şüphe yoktur ki arifin kutsal vücudu Allah’tadır ve İnsan-ı Kamil “onun en mükemmel kopyası”dır. Hepsinden önce yedi tabaka vardır. Toprağın tabakaları, göklerin tabakalarına denk düşer. Damarlar ırmaklardır; kemik iliği madenleri temsil eder; büyük kıllar ağaçlardır, küçük kıllar bitkilerdir; üzüntüsü bulutlardır; gözyaşları yağmurlar, teri çiğdir; kutsal konuşması Anka’dır; iyi işleri meleklerdir; anlamsız işleri hayvanlardır; Yüce Allah’ın tüm adları Adem’e tekrar etmiş ve öğretmiştir. Bizim yaratmış olduğumuz sure ve ayetlerin sembolü dahi insandadır. Soldaki madalyonda ise şunlar yazılıdır: İnsanın doğasının türleri vardır. Kötü karakteri vahşi hayvanlardır; şehevi yapısı şeytanlardır. Gençliği bahardır; olgun çağı yaz ortasıdır: yaşlılığı güzdür. Endişe ve sıkıntısı sitemdir, cezalandırma ve acı çekme de kışa benzer. Şehevi içgüdüsü Deccal’dir; yüce ruhu İsa’dır; hayvani canı dünyanın canavarıdır. Hastalığı dünyanın sonunun işaretidir; ağzı tövbe kapısıdır; uykusu ölümdür; uyanışı yeniden dirilmedir.”

Bu ifadeler ile insanın değerli bir varlık olan Allah’ın bir kopyası olduğunu ve her şeyi içerisinde barındırdığı vurgulanmış ve insanın önemi dile getirilmiştir. Tasvirlerde merkeze yerleştirilen ve her şeyi içerisinde barındıran Adem/insan figürü su içerisinde çift bir balığın üzerinde ayakta durur biçimde betimlenmiştir. Balık, Bektaşi kozmoloji anlayışında balık burcunun bir simgesidir. Balık sadece bir burç simgesi olarak değil; su ve yuvarlak şekil (inci-cevher) ile birlikte dünyanın, insanın yani her şeyin ilksel biçimi, ilk hali ya da organik yapısı olarak da okunabilmektedir.

Betimlemelerde cinsellikle ilgili kullanılan figür ise yılandır. Bazı yazarlar tarafından ejder olarak adlandırılan yılan; Bektaşi kozmolojisinde akrep burcunun simgesi olup, insan bedeninde cinsel organlar kısmına denk gelmektedir. Bektaşi yazı resimlerinde yılanın akrep burcunun simgesi olmasının dışında cinsellik ve kötü nefsin sembolleri olarak kullanıldığı akla daha yatkındır. Bütün bu tasvirlerde yılanın konumlandırılış biçimi ve onun simgesel anlamları göz önüne alındığında; Bektaşiliğin ‘edep’ kavramını karşımıza çıkarmaktadır.

Aslan ise genellikle Adem/insanın sol yanına yerleştirilmiş, kızgın ya da saldırgan bir pozisyonda betimlenmiştir. Bektaşi /Alevi inancında Miraç’tan dolayı Hz. Ali ile ilişkilendirilen ve onun sembolü olarak görülen aslan; aynı zamanda güneş, cesaret, öfke, şiddet, güç, yırtıcı güç, benlik gibi hem olumlu hem de olumsuz anlamları da barındırmaktadır. Aslan, Alevi-Bektaşi inancında Hz. Ali’nin bir sembolü hatta onun vücut bulmuş hali olarak tasvir edilmiş bir hayvandır ve bu yazı resimlerde aslanın vücuduna Hz. Ali ve onun Allah’ın aslanı olması veya onun birliği ile ilişkili yazılar yazılmıştır. Aslanın kalpteki yırtıcı güdülerin ve benliğin sembolik bir yansıması şeklinde okunmasının dışında; yılan ile birlikte verilişi, ikisinin barındırdığı anlamların çatışmasını yani iyi ve kötünün mücadelesini akla getirmektedir.

Çünkü Adem/insan, aslanı durdurmaya çalışan el hareketi ile kalbindeki yırtıcı güdüleri ve benliğini kontrol altına almaya çalışmaktadır. Diğer taraftan yılan ve aslanın konumlandırılış biçimi ile de ikisi üzerinden iyi ve kötünün sembolik savaşı aktarılmıştır. Öncelikle aslan olumlu ya da olumsuz anlamları kendi içerisinde barındıran bir varlık olarak kompozisyonlara yerleştirilmiş; hem insanın kendi içindeki benlik ve cinsellik gibi nefislerin birbiri ile mücadelesi hem de insanın benlik ve cinsellik gibi kendi olumsuz doğası ya da güdüleri ile başa çıkmaya çalışmasının simgesi olarak kullanılmıştır. Bu ikili mücadele  “eline, beline diline sahip olmak” kuralının adeta bir göstergesi olmuştur.