Işıklar İçinde Uyuyanlar

Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın Hazret Avlusu olarak bilinen 3. Avlusu’nda derviş ve babaların kabirlerinin olduğu Hazire bölümü yer almaktadır. Hazire, külliye, tekke ya da cami gibi yapıların avlularından herhangi birisinde bulunan ve etrafının çevrili olduğu mezarlıklara verilen isimdir. Bununla birlikte “Haziretü’l kuds” da, cennet anlamına gelmektedir.

Altılar Kapısı’ndan girildikten sonra sağ tarafa doğru yürüdüğümüzde Tekke Camisi’nin arka tarafında yer alan Hazirenin etrafı, yığma taşlardan yapılmış bir duvar yardımıyla çevrilidir. Hazirede yer alan mezarların bir kısmının Pir Evi’ne giderken sol tarafta yer aldığı ve daha sonra şimdiki yerlerine taşındığı da eski fotoğraflardan anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, Dergahta mezarlar sadece Hazire bölümünde yer almamaktadır. Dergahın 2. Avlusunda Kahveci Baba Mezarı ile Aş Evi’nde Aş Evi Babası’nın Türbesi; yine 3. Avluda Pir Evi’ne girerken sağ ve sol tarafta Dedebaba mezarları, merdivenlerden inince Ak Kapı’nın eşiğinde Yanko Medyan’a ait mezar ile Kırklar Meydanı’nda Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin Türbesi ve Horasan Erenleri’ne ait kabirler, Resul Bali Hazretleri, Mürsel Çelebi ve Hasan Çelebi’ye ait kabirler ile Güvenç Abdal, Eşi Dünya Güzeli, ile bir hanıma ait kabirler ve Çelebi ailesine ait kabirler yer almaktadır. Ayrıca Balım Sultan Türbesi girişinde sağ ve sol tarafta derviş mezarları ile içerde Balım Sultan Hazretleri ile kardeşi Kalender Çelebi’ye ait kabirler yer almaktadır.

Dergah dışında ise, Dedebağ’da Arıcı Baba Türbesi olarak bilinen yerde içerde iki kabir, türbe önünde ise bir kabir yer almaktadır. Dedebağ’a girişte sağ tarafta ağaçların arasında da derviş mezarı bulunmaktadır. Baş taşlarında yazı olmadığı için bu mezarların kimlere ait olduğu bilinmemektedir. Beştaşlar’da,  mezar yerleri toprağa karışmış olan ancak dikkatli bakıldığında baş ve ayaktaşları olan birkaç mezarın var olduğu görülmektedir. Hanbağı’nda da yine dervişlere ait mezarlar vardır. Kadıncık Ana Evi’nin bahçesinde de Hüseyn-i taçlı iki derviş mezarı, Bektaş Efendi Türbesi bahçesinde yine Hüseyn-i taçlı bir derviş mezarı ile türbe içerisinde Bektaş Efendi’nin kabri, Atkaya’da da bahçe içerisinde bir mezar, eski Cezaevi bahçesinde de yine bir mezar ve Kirli Dede Haziresi’nde de yine mezar olduğu düşünülen bir bölüm vardır. Ayrıca Otman Baba Tepesi’nde de bir kabir daha bulunmaktadır. Bu kabirler, dergaha hizmette bulunmuş olan derviş ve babalara aittir.

Dergahtaki Hazirede derviş ve babalara ait kabirlerin yanı sıra kadınlara ait kabirler de yer almaktadır. Kabirlerde malzeme olarak genelde mermer kullanılmış olmakla birlikte kesme taş da kullanılmıştır. Erkeklere ait mezar taşlarının başlarında hakim olan başlık tipi on iki dilimli Hüseyn-i taçtır. Bir diğer başlık tipi olan ve dört kapıyı simgeleyen dört dilimli Edhemi taç ise sadece üç mezar taşında görülür. Bir diğer mezar taşında da fes tipi bir başlık görülür. Mezarlar içerisinde Sofyalı Saatçi Ali Dedebaba’ ya ait kabir,  lahit tipi sanduka şeklinde olması sebebiyle diğer mezarlardan ayrılmaktadır. Mezar baş taşlarında teslim taşı motifi kabartma olarak işlenmiştir. Yazılar talik (eğik) olarak yazılmıştır. Mezar taşı yazısını okumaya başlarken ilk önce; “Hü Dost”, “Hüvel Baki”, “Hü Allah, “Hüvel Hayyi, “Ya Hü”, “Hüvel Hayyelbaki” tabirlerinden birisinin yazılı olduğu görülmektedir. Sonra yaşarken yaptığı hizmeti ve görevi ile ismi yazılıdır. Örneğin; At Evi Babası Ali Baba ya da Aşçı Ahmet Baba gibi. Bazen de dervişin kendisine uygun gördüğü/görülen bir sıfatının da yazılı olduğu mezar taşları vardır. Örneğin, bir mezar taşında yazan Perişan Ali Dede’nin mezarı gibi. Mezar taşlarındaki yazılar, Hakk’a yürüyen dervişin memleketi ya da geldiği yer ve ölüm tarihi ile tamamlanmaktadır. Mezar taşında herhangi bir yazının olmadığı ve kime ait olduğu bilinmeyen mezarlar da yine Hazirede yer almaktadır.

Derviş mezarı

” Bektaşilikte ölüm erkanı, Hakk’a yürüyen bir muhip, derviş, baba ve dedebaba için yapılan bir merasimdir. Buna “Dar’dan indirme erkânı” ya da “Lokma erkanı” denilmektedir.”

Hazire de yer alan mezarların 41’inde yazı varken, 20 mezar taşında herhangi bir yazıya rastlanılmamaktadır. Toplam 61 kişinin ebedi mekanı olan hazirede yazılı mezarlardan altısının kadınlara ait olduğu süslemelerden ve üzerlerindeki yazılardan anlaşılmaktadır.

Derviş ve babalara ait kabirlerde yatanların isimleri;

Aşçı İbrahim Baba, Sofyalı Derviş Mahmut, Aşçı Ahmet Baba, Hasan Dede, Seyit Aziz Çelebi, Haki Ali, Hacı Mustafa Baba, Aşçı Mehmet Baba, Mihmandar Mustafa Baba,  Sofyalı Saatçi Ali Dedebaba,  Deli Topuk Baba, Hacı Ali, At Evi Babası Ali Baba, Seyit Mehmet Baba, Dergah Postnişini Hacı Tahir Baba, Dergah Aşçısı Mustafa Baba, Ekmekçi İbrahim Baba, Ekmek Evi Babası Hacı Melek Baba, Aşçı Mehmet Baba, Perişan Ali Dede, Ekmek Evi Postnişini Abdullah Fahri Baba, Ali Baba, Mihmandar Ahmet Baba, Mihmandar Ali Baba, Kütahyalı İbrahim Baba, Ali Naid, Hızır Abdal Neslinden Haydar’dır.

Teslim taşı kabartmalı hüseyn-i taçlı derviş mezarı

Buna göre, haziredeki en eski tarihli mezar taşı, Seyyid Mehmed Baba’ya aitken (1781-82), en yenisi Abdullah Fahrî Baba’nınkidir. Kabirlerde yatanlar, Bektaşi kültürünü yansıtan, genellikle baba, daha az olarak da dede, derviş gibi unvanlara sahip zatlardır. Ayrıca bu kişilerden 18’inin mesleğinin belirtilmiş olması önemlidir. Hacı Bektaş Veli Dergâhı’na emekleri geçtiği anlaşılan bu gönül erlerinden 4’ü aşçı, 4’ü postnişin, 3’ü mihmandar, 2’si ekmekçi, 2’si türbedar, 1’i derviş, 1’i at evi serveri, 1’i de kahvecidir Kadın mezar taşlarında ise herhangi bir meslek belirtilmemiştir.

Arka kısımda yer alan kabirler ise kadınlara aittir. Kadınlara ayrılmış olan mezarlık alanı kendi içinde küçük bir hazire alanı oluşturacak şekilde etrafı taş duvar ile çevrilmiştir.

Kadınlara ait kabirlerdeki mezar taşları, derviş mezarlarına nazaran daha süslüdür. Süslemelerde bitkisel ve çiçek motifleri ağırlıktadır. Baş taşlarında isimden sonra; “Ana”, “Hatun”, “Hanım” ve “Kadın” gibi tabirler kullanılmıştır. Kadınlara ait kabirlerde yatanların isimleri; Fatma Ana, Zarife Kadın, Fatma Zehra Hatun, Huriye Hanım, Ayşe Hatun ve Fatma Hatun’dur.

Mezar taşlarında kullanılan süslemelerde; Hatayi, hurma ağacı, servi ağacı, gül, lale, akantus, yaprak, palmet, çiçek, asma dallar, kıvrım dallar, vazo, kandil, şamdan, meyveler, güneş ve kolye gibi motiflere sıkça rastlanmaktadır.

Hayat ağacı motifi

Mezar taşlarında görülen süslemelerden en önemlilerden biri Hayat ağacı motifi dir. Hayat ağacı motifi, aslında stilize olarak kullanılmış olan Servi (Selvi) ağacıdır. Hayat ağacı motifi, Selçuklu Dönemi’nden başlayarak Beylikler ve Osmanlı Dönemi’nde çeşitli varyasyonlarda mezar taşlarında simgesel anlamı ile yerini almıştır. Hayat ağacı, Orta Asya Türklerinin Şaman inancına göre dünyanın merkezi kabul edilip, Şamana yer altı ve gökyüzü seyahatinde merdiven vazifesi görmektedir. Orta Asya inançlarına göre kainat; Hayat ağacı, yer, gök ve gezegenlerle temsil edilir. Hayat ağacı, aynı zamanda ölülerin ruhlarının öbür dünyaya yükselmesine yardımcı olmaktadır. Anadolu’da Selçuklular ile birlikte içerdiği anlam İslam dininin etkisinde cenneti simgeleyen ağaç olarak anlam kazanmıştır. Hayat ağacı, Osmanlı Dönemi’nde aynı anlama hizmet eden servi ve hurma ağacı olarak biçimsel değişimi ile mezar sembolü özelliğini devam ettirmiştir. Servilerde insan ruhunun Tanrıya kavuşturulması sembolleştirilmiştir. Bazı örneklerde servinin ucu yana doğru eğik tasvir edilmiştir.

Ucu eğik Hayat ağacı motifi

Ucunun eğik olması, rüzgarla tepesi yana yatan servinin tabiata uygun tasvirinin yapılmış olduğu, ölüm karşısındaki çaresizliği ve teslimiyeti sembolize etmektedir. Servi, çoğu zaman ayakucu taşlarında görülür. Servi yaşam ve ölüm sembolüdür. Servi ağacının dallarının ışığa doğru yükselişi bir ideal noktaya ulaşma isteğini gösterir. Işık, bilgi demektir. Bilgiye yönelme ve birlik sağlamayı işaret eder. Servinin uzun, dik şekli doğruluğun ve dürüstlüğün simgesidir.

Hurma ağacı motifi

Hurma ağacı da aynı servi ağacı gibi cennet sembolü olarak betimlenmiştir. Hayat ağacı simgelerinden biri de üzüm motifi dir. Asma ve üzüm meyvesi, en çok mezar taşlarında ve çinilerde kullanılmıştır. Asma, cennet bitkisi, hayat ağacı simgesi sayılmaktadır. Buna karşılık üzüm, tanelerinin çokluğu ile bereket simgesidir. Hayat ağacı motifinde ve diğer yerlerde, sarmaşık dalları her yere uzanması ve kökleri ile sıkı sıkıya tutunması ölümsüzlük sembolüdür ve aynı zamanda yeniden dirilmeyi göstermektedir. Mezar taşlarında gördüğümüz bir diğer süsleme ise gül motifi dir. Gül, Osmanlı süsleme sanatında en sık rastlanılan motiflerden birisidir. Gül, ömrünün kısa olmasından dolayı, hayatın geçiciliğini ifade etmektedir. Hazirede gül, kadın mezarlarında çok sık görülmektedir. Lale motifi de, Osmanlı sanatına en erken giren çiçek motiflerindendir. Laleye verilen önem bu çiçeğin güzelliğinden çok, yazılışındaki harflerle Allah sözcüğündeki harflerin aynı olmasındandır. Bu bakımdan lale; tevhidi (birliği) sembolize etmektedir.

Eski Türklerde can ve ruh kavramları “tin” (nefes) kelimesi ile ifade edilirdi.  Ölüm durumu ise ruhun bedeni kesin olarak terk etmesi şeklinde algılanırdı. Türkler, ruhun insan bedeninde vücut bulmadan evvelki durumunu kuş olarak tasavvur ettiklerinden, ölüm hali bazen “uçtu” kelimesiyle ifade edilirdi. Yaygın anlamıyla, canlı varlıkların hayat kudreti olarak bilinen “Can” kavramı tasavvufî literatürde nefs, ruh, ilâhi nefes ve tecelli karşılığında kullanılır. İnsan vücudunu ifade için kullanılan “ten” kavramı ise beden, cisim ve ceset gibi kelimelere karşılık gelmektedir.

Aleviler-Bektaşilerde, ölüm kavramı yerine “Hakk’a yürümek”, “Gerçeklere kavuşmak”, “Emaneti teslim etmek”, “Cemâl’e ve Dîdâr’a kavuşmak”, “Don değiştirmek”, “Göçtü”, “Dünyasını değiştirdi”, “Erenlere ulaştı”, “Kalıbını değiştirdi”, “Kalıbını dinlendirdi”  gibi deyimler kullanılmaktadır.

Bu ifade kalıplarından Hakk’a yürümek, bireyin biçimden kurtulup öze dönmesi anlamına gelir ki, bu tasavvufi anlamda “Fenâfillâh” denilen şeye tekabül etmektedir. Bu durum, insanın kendini Allah’ın varlığında yok etmesini ifade eder. Anadolu Alevilerinin inancına göre, Allah’ın kendi nurundan yarattığı ve bu yüzden Tanrısal bir öz taşıyan insan, ölümüyle birlikte yeniden Allah’a kavuşacak, onunla bütünleşecek yani Hakk’a yürüyecektir. Bektaşiler kemale ermiş yani olgunlaşmış hale gelen ve böylece Hakk’a yürüyen için; “Ruh-u revanı şad ve hürrem olsun”, “Ruh-u revanı şad-ü handan olsun” derler. Kemale ermeden gitmiş, aslına kavuşmak için yeterli çabayı göstermediği için daha azap çekecek olan bir ruh için de; “Devri asan olsun” deyimi kullanılır. Bektaşiler, ölümü yeniden bir doğum olarak kabul ederler.

Bektaşi ayn-ül cemi de bir eski yaşayıştan ölüş, bir yenisine doğuş ve bu yeni yaşayıştaki davranışlar için bir söz veriş törenidir.

“Sır olmak”, “sırra kadem basmak gibi deyimlerle de ifade edilen ölüm, Bektaşi için fiziksel varoluş, bedeni bu dünyadaki yolculuğu sırasında ruhun içine yerleştiği bir “kalıp” tır. Yolculuktan kasıt, yol üzerinde Dört Kapı, Kırk Makam’dan geçilerek varış noktası olan “müşahede” ye ulaşılmasıdır. Hedefe varıldığında ruh, mükemmeliyete erişmiştir ve “kalıp” artık dinlendirilebilir. Kişi buraya vardığında yahut vasıl olduğunda yahut erdiğinde artık “ermiş”, “eren” olmuştur. Bektaşilik bu zorlu yolculuğu tamamlamış olanlar için tam da bu nitelemeyi yapar ve onlara “erenler” veya “gaib erenler” der.

“Benliğin gerçek doğasını keşfettiğimizde ölümden korkmayacağız. İnsan bir defa manevi yaşamı tecrübe ettiğinde ölüm korkusu sona erer; çünkü ölümün, manevi varlığına değil; bedenine geldiğini bilir. Yaşamı, kalbinde ve ruhunda idrak etmeye başlar başlamaz, bedenini bir palto olarak görür. Eğer palto eskidiyse, onu çıkarıp atar ve yenisini alır; zira varlığı paltosuna bağlı değildir. Ölüm korkusu, insanın gerçek varlığının bedenine bağlı olmadığını kavramadığı sürece devam eder.”

Bir insanın kalıbını dinlendirmesi veya değiştirmesi vücudunu ardında bırakarak zamanı ve mekanı aşması anlamına gelir. Ruh, bedenin ağırlığından kurtularak kaynaklanmış olduğu yere geri döner, yani “Aşk”a bilinmeyene sırra ererek kendisi de “sır” olur. Bektaşi için ölüm, yalnızca geçici olarak ruhun içinde konakladığı kalıbın değişiminden başka bir şey değildir.

İçinde bulunmakta olduğu kalıptan farklı olarak ruh, bir Bektaşi için ölümsüzdür ve diğer boyutlarda sürekli göç eder.

Ruh kemalini (olgunlaşmasını) tamamlayıncaya kadar Dünyaya gelip gidecektir. Kemale ulaşınca da Hakk ile Hakk olacaktır ve aslına kavuşacaktır. Madde alemi, alemlerin en aşağısıdır. Bu alemde bulunan varlık, önce madde, sonra da sırasıyla; bitki, hayvan ve en sonunda insan olarak görünür. Eğer yükselmeye devam eder ise kamil insan (olgun insan) haline gelir ve Hakk’a ulaşır.

İşte “Vücüd-u Mutlak”tan (salt varlık) çıkıp, madde alemine iniş ve buradan da olgunluk aşamaları alarak yeniden aslına dönüşe “devr” (dönüp dolaşma, dolanım) denir. Dönüşümle olgunlaşarak insanın ruhunda en olgun seviyeye gelmiş olan ruh, eski Türklere göre “kırtık” ya da “tam” ve “tükel” idi. Türkler bu olgunluğa “tükellik” derlerdi. Bu durum, mutasavvıfların İnsan-ı Kamil halidir. Tanrı ruhunun dört unsura geçişine iniş çizgisine kav-i nüzul denilmektedir. Bu meydana vuruş, meydana çıkış, tecelli ediş düşüncesi olgun insan yani İnsan-ı Kamil’e ulaşıncaya dek sürmektedir. Ruhun asli ruhtan madde alemine inişine iniş dolanımı yani devr-i nüzul ve buradan olgunlaşarak aslına dönüş devrine de yükseliş dolanımı devr-i uruc denilmektedir.

“Ölüm, yaşamın bitkinliğini alır ve ruh yeniden hayata başlar. Ölüm, yeniden dirilişin izlediği çarmıha gerilmedir. Ölüm, peşinden günün başladığı gecedir. Ölen şey ölümdür, yaşam değil.”

Dünya gelip geçicidir, kalıcı ve sürekli değildir. Bu nedenle ona bel bağlamamak, ona aşırı bir sevgi ve tutku beslememek gerekir. Buna “Terk-i dünya” denilmektedir. “Terk-i Ukba” da ise öteki evren de önemli değildir ve o da geçicidir. Onunla çok ilgilenmenin, cennetin mutluluğuna, sevincine bağlanmanın gereği yoktur. İnsan olgunluğa, tanrıya ulaşabilmek için bir umut kaynağı olan ukba (ahret) dan da geçmelidir, onunla ilgilenmemelidir. Dünyadan, ahretten geçtikten, onları önemsemez olduktan sonra olgunlaşmanın en yüksek aşaması olan “Terk’inde terk-i” gelir. Bu dünyadan, ahretten geçme kaygılarının üstüne çıktıktan sonra o kaygıları ortadan kaldıran eğilimin, tutumun da bırakılması, kişinin özünde Tanrı ışığından başka bir varlığın bulunmaması demektir. Bu aşamaya varan kimse, olgunluğun, ululuğun doruklarına ulaşmış, özünde Tanrıyı görür, yansıtır hale gelmiş olur.  

Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın.

Âşık öldü diye sala verirler. Ölen bedendir, âşıklar ölmez.

(Yunus Emre)

Bununla beraber, insan ruhunun insana, hayvana veya cansız bir varlığa göç etmesi gibi çeşitli biçimleri olan bu inancın en hakim olduğu, en fazla işlenip geliştirildiği yer Hindistan’dır. Burada doğan Budizm, tenasühü kendi doktrininin temeli yapmıştır. Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerce reddedilen tenasüh inancı, İslamiyet’te de kabul görmemiştir. Tenasüh, Babagan kolundaki Bektaşiler’de tasavvufa karışmış ve köklü bir inanış şeklini almıştır.

İnanca göre Ruh, her tarafı dolaşmaktadır. Onlara göre ruh bir kuşa, ten bir kafese benzemektedir. Ölmek yok, göçmek vardır, yok olmak yok, yer değişimi vardır. Şamanlık’ta ruhlar bir dizi devreler geçirir, bir dizi sınavlardan geçmektedir. Bu devreleri başarıyla geçen ruhlar bütüne ermektedir. Bu, Bektaşilik’te de böyledir. “Hakk erenler, hazır erenler, ruhaniyetleri hazır ve nazır” sözleri hep bu inancın ürünüdür. Tenasühün bir diğer ismi de “don değiştirmek” tir. “Seyyid Battal donu”, “Adem donu”, “Ali donu şeklinde yer alan bu kelime, aslında ruhun girdiği bedeni kastetmektedir.Sır terimi ise, “Ali sırrı”, “Sırr-ı Muhammed”, “Ata sırrı” vs. Alevi-Bektaşilerce bilinmektedir ve beden değiştiren ruhu belirtmektedir.

Metinlerde “tenasüh” kavramının “ay”a benzetilmesi de hayli ilgi uyandırmaktadır. Hacı Bektaş Veli’nin “genç ay gibi doğması” aslında bu inancın bir ifadesidir. Ayın hilal şeklinden başlayarak zamanla dolunay halinde en olgun biçimine girip giderek kaybolması gibi ruh da hilal gibi bir bedende doğmakta, olgun yaşa gelmekte ve zamanı dolunca bedenin ölümüyle ondan çıkıp yepyeni bir başka bedende ortaya çıkmaktadır. Zahirde hangi biçimde görünürse görünsün ay, aynı ay olduğu gibi, hangi bedene girerse girsin ruh da aynı ruhtur.

“Hz. Ali’nin aslan donunda görünmesi”, “Abdal Musa’nın Kaygusuz Abdal’a geyik donunda görünmesi” insan bedeninden hayvan bedenine girmesine örnek verilebilir. Müslüman olmadan önce kültürel belleklerinde Budizm’den ve başka dini geleneklerden geldiği sanılan etkiyle değişik sembol ve kişi imgeleriyle yer eden tenasüh inancı, Türklerin Müslüman olmasından sonra da belli ölçüde, kimi evliyaların şahsiyetine uygulanarak “evliya menkıbesi” şekline dönüştürülmüştür. Genel olarak menakıpnamelerde Hacı Bektaş Veli’nin “güvercin” donuna girdiği, Ahmet Yesevi ve baş halifelerinin “turna” şekline girip uçtukları, Hünkâr’ın baş halifelerinden Baba Resül’ün bir yerde “geyik” bir yerde “güvercin” donuna girdiği yolunda anlatımlara rastlanmaktadır.

Hacı Bektaş Veli, Ahmed-i Yesevi tarafından icazetle Rum’a halife gönderildiğinde yine bir güvercin şeklinde Sulucakarahöyük’e inmiş ve bir taşın üstüne konmuştur. Onun güvercin donunda Rum’a (Anadolu) gelmekte olduğunu kerametle keşfeden Rum Erenleri, kendisini buraya sokmamak için Hacı Doğrul’a (Tuğrul) alıcı bir doğan kuşu donunda karşı göndermişlerdir. Bunu gören Hacı Bektaş Veli, tekrar insan kılığına dönerek Hacı Doğrul’u perişan edip Rum Erenlerine velayet gücünü göstermiştir.

Horasan Erenleri, verdikleri bir davete Ahmet Yesevi’yi çağırmak için turna donuna girmişler, bunu keşif yoluyla öğrenen şeyh ve müritleri ise yine turna kılığında havalanarak onları karşılamaya çıkmışlardır. Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Sarı İsmail, sarı bir doğan şeklinde Tavas’a gitmiş, kafirler kendisini yakalayıp öldürmek isteyince yeniden insan şekline bürünmüştür. İslam öncesi Türkler’ in tarihine bakıldığında kuş şekline girme inancının Göktürkler devrine kadar inebildiği görülmektedir.

Bir kambur deveydi bu

Bir tabut taşıyordu

Bir agelli Arap,

Yüzünde nikap

Yediyordu deveyi

Deveyi yeden

Tabutta yatan,

Hazreti Ali

Bir yol yeşil,

Bir yol al,

Tabutun üstünde bir şal

Tabutta boydan boya

Tabuttan büyük

Zülfikar, ağzı çatal

(Hz. Ali/Nazım Hikmet)